8 Temmuz 2008 Salı

Nasıl Bir Darbe Planlanıyor?

Hukuk darbesi falan hikaye... Devlet elden kaymış gitmiş, hükümeti yıksalar ne olur...

Zamanında bu adamların Türkiyede herkesi tek tek fişlediklerini ve asıl amaçlarının bir darbe yaptıktan sonra tüm devlet kurumlarında temizlik yapmak olduğunu yazmıştım. Asıl kuyruk acıları budur, yoksa AKP hükümeti değil...

Mevcut düzende çok fazla bir ömürleri kalmadığını görüyorlar... Yeni nesil içinde (40 yaş altı) eğitimli ve kalifiye elemanların çoğunun Anadoludan gelen kara Türkler olduğu ortada... Bir 5 sene sonra CHP bile iktidara gelse muktedir olamayacak, ne bürokrata iş yaptırabilecek ne devlete hükmedebilecek... Aynı 1995 yılındaki RP gibi olacak...

İşte asıl dertleri bunu yıkmak... Bu yetişmiş insan gücünü imha etmeden, kendi çevreleri o yarım yamalak eğitim ve kaliteleriyle bir yere gelemeyecek... Eskisi gibi köşe başlarını tutamayacaklar... Ancak bir darbe yapıp da çok kapsamlı bir katliam yaparlarsa bu gidişi geri çevirebilirler... Uzun zamandır planladıkları şey de bu...

Bunun için de son viraj çoktan dönüldü, defalarca attıkları tehlike manşetleri, dönüşü olmayan yola girdik kaygılarının altında da bu var... Yoksa AKP'yi isteseler daha önce de devirirlerdi...

Hukuk darbesi yaparlarsa da yapsınlar. AKP bu saatten sonra kapatılırsa, acımam üstüne "oh olsun" çekerim... Üzerlerine düşeni yapmayıp her seferinde mazlumu oynamalarından gına geldi...

6 Haziran 2008 Cuma

Türban Kararı

Dün alınan kararla, 1908’den beri ilk defa anayasa bu kadar açık ihlal edilmiş ve egemenlik hakkının milletin elinden alındığı ilk defa bu kadar açık olarak ilan edilmiştir.

Bugüne kadar resmiyette temsili olarak, pratikte ise sadece kağıt üzerinde de olsa, gölgesel de olsa, hayal gibi, rüya gibi de olsa, “Milletin hakimiyeti” vardı. Halk bununla kendini avutuyordu. “Hesap sandıkta sorulur”du. Ama dün alınan karar, bu düşünceyi yerle bir etmiştir. Halka açık ve net olarak “Sizin bir egemenliğiniz yok.” denmiştir. Meclis resmen ilga olmuştur.

Bu öyle büyük bir krizdir ki, seçimle de çözülemez artık. Çünkü halkın %70ini temsilen mecliste olan “milletin vekillerinin” söz hakkı olmadığı bu kararla onanmış ve halk artık seçimin de bir işe yaramadığını öğrenmiştir.

Dün itibariyle Türkiye’nin “Demokratik Devlet” olmadığı ispatlanmıştır. “Hukuk Devleti” olmadığı ispatlanmıştır. “Sosyal Devlet” olmadığı ispatlanmıştır. “Cumhuriyet” olmadığı ispatlanmıştır.

Dün itibariyle Kanun-u Esasi ayaklar altına alınmıştır.

Hakimiyet-i Milliye açıkça ihlal edilmiştir ve bu ihlalin şeklen de olsa geçerli bir dayanağı yoktur.

Bu saatten sonra herşeyin eskisi gibi olacağını düşünmek hayaldir. Halkın hala eskisi gibi sessiz oturacağını, giyotin gördüğünde başını uzatacağını düşünmek hayaldir.

Aslında bu kararın çıkması sevindiricidir. Çünkü yıllardır hayali bir egemenliğe sahip olduğunu zanneden halk, bu kararla uyanmıştır. Şimdiye kadar aralanmış gözlerini tamamen açmıştır. Uyuyan dev uyanmıştır.

Cin şişeden çıkmıştır ve geri girmesi muhaldir. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

23 Mayıs 2008 Cuma

V-Muhtıra

BU BİR VATANDAŞ MUHTIRASIDIR

Ben "Halk"ım.

Bu ülkenin sahibi benim.

Ey Milletvekilleri,
Ben "asıl"ım. Siz "vekil"siniz. Sizleri bana vekalet edin diye seçtim. Kendi işlerinizin peşinde koşun, iş takipçiliği yapın diye değil. Sizin göreviniz beni temsil etmek. Kendinizi değil. Particilik, fırkacılık gütmeyin. Benim yararıma olanı savunup, zararıma olanı reddedin. Benim adıma oradasınız. Zaaf göstermeyin, tembellik yapmayın. Kendi hakkınızı nasıl savunuyorsanız, benim hakkımı da öyle savunun.

Ey Hükümet,
Sen benim menfaatlerimi gözeterek, benim adıma karar almak için oradasın. Benim bu ülkede huzur içinde yaşamam için, adalet ve eşitliği sağlamak için oradasın. Kendi fertlerinin, yakınlarının, başka ülke-kurum-kuruluş-şahısların menfaatini gözeterek benim menfaatlerimi ihmal edemezsin. Benim paramı çalanlara göz yumamazsın. Hele hele kendin hayatta çalamazsın.

Ey Ordu,
Oğlumu askere göndererek emrine veren benim. Seni oluşturan benim. Ben olmazsam, sen yoksun.
Sen vatanımı korumak için varsın. Siyaset yapmak için değil. Hele hele silahını bana doğrultmak için hiç değil.

Ey Polis,
Sen benim huzuruma kastedenlerle mücadele etmek için varsın. Eline verdiğim joplar, beni koruman için. Beni dövmen için değil.
"İnsan Hakları" kafdağının ardında bir köy değil. Ben hata yaptığımda bana insanca muamele etmekle mükellefsin.

Ey Yargı,
Seni kanunları uygula diye vekil tayin ettim. Kanunların yapılmasına karış diye değil.
Senin görevin, mevcut kanunlarla adaleti "Geciktirmeden" sağlamaktır. Kanun yapmak değil. Siyaset yapmak hiç değil.

Ey Rektörler,
Sizin vazifeniz Eğitim. Sizin vazifeniz Bilim Üretmek. Döner sermayeden aldığınız paylarla krallar gibi yaşamak değil. Benim verdiğim vergilerle ayakta duran üniversitelerde siyaset yapmak değil. Çocuğumu size "Eğitim verin" diye gönderiyorum. "Siyaset öğretin" diye değil. Hele hele örgütleyerek eylemlere teşvik etmeniz için hiç değil.

Ey Sendikalar,
Sizler benim çalışanımın haklarını korumak için varsınız. Sizin tüm harcamalarınızı alnının teriyle kendi cebinden karşılayan benim.
Siz de verdiğim paralarla keyif sürmek yerine, çalışanın sorunlarına çözüm üretin. Siyasetle uğraşmayın. Gerginlik ve çatışma çıkarmayın.

Ey Medya Mensupları,
Sizler bana "haber" getirmek için varsınız. "Yorum"larınızla benim ufkumu açmak için varsınız. Beni "aptal" yerine koyarak manipüle etmeye çalışmak için değil. Benim fertlerim arasında kaos çıkararak beni kendime düşürmek için değil. Benim değerlerimle dalga geçmek için, beni aşağılamak için değil. Hele hele yalan haber yaparak beni aldatmak için hiç değil.

Ey Devlet Memurları,
Maaşınızı alnımın teriyle ben ödüyorum. Sizin varlığınızın yegane sebebi benim ihtiyaç duyduğum hizmet. Oturduğunuz koltuk, "makam koltuğu" değil, "hizmet koltuğu". Sizler bana hizmet için varsınız. Bana zorluk çıkarmak, benim işlerimi savsaklamak için değil. Bulunduğunuz makamda büyüklenip beni aşağılamak için hiç değil.

Ey Devletin Tüm Bürokratları,
Benim karnım aç. Benim başımı sokacak yerim yok. Ben tedavi olamıyorum. Ben çocuğumu okutamıyorum. Ben üretiyorum, ama karşılığını göremiyorum. Ben bu ülkede huzur içinde bir gün geçiremiyorum.

Benim en büyük sorunlarım bunlar. Sizin kendi aranızda çatışarak oluşturduğunuz suni sorunlar değil.

Cumhuriyeti kuran benim. Hakimiyet "Kayıtsız Şartsız" bana ait.
Cumhuriyeti de, Laikliği de, Demokrasiyi de, Hukuğu da savunacak olan benim.

Tarihteki en büyük devletleri ben kurdum. Benim kurduğum devletleri başkaları örnek alır. Başka milletler bana benzemeye çalışır.
Ben ne Fransa'ya, ne İran'a, ne Malezya'ya benzemeye uğraşmam.
Ben binlerce yıllık kültürümle "ben"im. Bir gecede değişecek yaz-boz tahtası değilim.

"Mahalle Baskısı" diye uydurduğunuz "Öcü"den korkarak bana baskı yapmayın. -cı'lı, -cu'lu eklerle beni kategorize etmeyin. Ben bu topraklarda her çeşit ırk, inanç ve kültürden insanla bin yıldır kardeşçe yaşadım. Yaşamaya da devam edeceğim.

Benim içimde ayrımcılık yaparak fertlerimi birbirine düşürmeyin. Beni bölmeye uğraşmayın.
Benden korkarak, bana düşman muamelesi yapmayın.

Kendi menfaatleriniz için beni gözardı etmeyin. Benim üzerimde "Toplum Mühendisliği" uygulamayın.
Bugüne kadar sessizce oturdum diye beni "Yok" saymayın. Ben "Koyun Sürüsü" değilim, Bensiz hesap yapmayın.

Benim size verdiğim yetkiyi, bana hizmet etmek için kullanın. Kısır tartışmalarla ülkemi daha fazla karıştırmayın.
Sabrım sonsuz değil, taşırmaya çalışmayın.

Amacınız kavga etmek olmasın. Amacınız mevcut kavgada galip gelmek olmasın.
Amacınız benim refah seviyemi yükseltmek olsun. Amacınız benim huzur içinde yaşayacağım bir ortam yaratmak olsun.

İmza:
Vatandaş

20 Mayıs 2008 Salı

Bu Kavga Neyin Kavgası?

16.04.2008:

Türkiye'de dönen kavga CHP-AKP arasında bir kavga değildir.
Bu işin arkasında Doğu-Batı çekişmesi yatıyor.
Şangay İşbirliği Örgütü altında toplanan Rusya-Çin önderliğindeki Doğu grubu ve ABD-AB'nin oluşturduğu Batı grubu.

Dünyadaki Enerji potansiyelinin çok büyük bir kısmı Orta Doğu ve Orta Asya'da bulunmakta.
Buralara hakim olan, dünyaya hakim olur.
Şimdilerde Rusya eski gücüne yavaş yavaş kavuşarak İmparatorluk-SSCB günlerine dönme özlemi içinde.
Çin de yıllardır gösterdiği hızlı büyüme ile ABD'nin koltuğuna göz dikmiş durumda.

Çin'i engellemenin bir yolu var. Hızla büyüyen sanayisine ihtiyaç duyduğu Enerjiyi kısmak.
Bunun için de Orta Doğu ve Orta Asya'da Batı'nın hakim olması gerekiyor.
ABD bunun için 11 Eylül'den sonra ŞİÖ etkisi altındaki Türki Cumhuriyetlere üs kurdu/kurmaya çalışıyor.
Rusya ve Çin ise bu üsleri kapattırmak için çalışıyor.

Bu coğrafyada bulunan güçlü bir devlet Batının hiç bir zaman işine gelmemiştir. Onun için Batının politikası bu coğrafyadaki büyük devletleri bölmek ve bu devletleri zayıf bırakmak yönünde olmuştur. Bu şekilde daha rahat kontrol edebilmiştir.
Zayıf kalan devletler de sırtlarını dayayacak bir güç arayışına girmiştir.

ŞİÖ şimdilerde bu devletleri kendi çevresinde toplamak için çaba sarfetmektedir.
İran'ın 24 Mart'ta ŞİÖ'ye tam üyelik başvurusunu yapması, Hindistan-Pakistan'ın gözlemci olarak ŞİÖ'ye katılması çok önemli bir olaydır.
Eğer İran ŞİÖ'ye katılırsa, ŞİÖ üyesi 4 Türki Cumhuriyete diğerleri de katılırsa, Orta Doğu hariç tüm Orta Asya ŞİÖ'nün etkisine girecektir.

Orta Doğuda da İran, İsrail karşıtı duruşu ile puan toplamakta ve Arap olmasa da bir anlamda Arap dünyasının liderliğine oynamaktadır.
Irak'ın güneyi tamamen İran kontrolündedir. Lübnan'da Hizbullah'a verdiği destek sonrası orada da nüfuzu artmıştır.
Ve İran bu nüfuzunu daha geniş bir alana yaymak için uğraşmaktadır.
İran'ın bu şekilde güçlenmesi ve nüfuzunu artırması Batının işine gelmemektedir. O yüzden İran'ı etkisizleştirmenin yolunu aramaktadırlar. Bu noktada da gene Türkiye'nin yardımı olmadan başarılı olamayacaklarını bilmektedirler.
İran da bunu bildiği için Türkiye ile ilişkileri iyi tutmaya çalışmaktadır. Son günlerde "PKK'ya karşı ortak operasyon" teklifleri de bu amaca yöneliktir.

İşte bu denklemlerin tam ortasında yer alan Türkiye, bütün bu olayların kilidi konumundadır.
Türkiye Orta Doğu ve Orta Asya üzerinde hakimiyet kurabilecek yegane devlettir. Bugün Kuzey Afrika'dan Avustralya kıyılarına kadar Osmanlının izleri mevcuttur. Eğer Türkiye özüne döner ve bölgesinde güçlü bir devlet haline gelirse, bu civardaki tüm devletlerin "abi" gözüyle bakacakları bir konuma erişebilecektir. Sonrasında bunları AB tarzı bir çatı altında toplayabilecektir de.
Türki Cumhuriyetlerde en büyük nüfuza sahip olan Fethullah Gülen'in ABD tarafından desteklenmesinin altında da bu vardır. Geçtiğimiz günlerde Rusya'nın bu cemaatin faaliyetlerini yasaklamasının altında da bu vardır.

Türkiye'nin bu bölgede hakim güç olma potansiyeli mevcuttur. Ve Batı da bunun tamamiyle farkındadır.

Eğer bu potansiyele sahip Türkiye Batı ekseninden ayrılmaz ve bu ülkeleri bir çatı altında toplayabilecek güce erişirse, Enerji Batı hakimiyetinde kalacak ve bu Doğunun büyümesini durduracaktır.

Eğer Türkiye de İran'la birlikte Doğu eksenine kayarsa, Batı dünya sahnesinden silinecek kadar zayıflaşacaktır.

Bu yüzden Türkiye Batı için de, Doğu için de çok önemlidir.
AB'nin Türkiye'yi bünyesine almak istememesi ama yerine "imtiyazlı ortaklık" önermesinin altında da bu vardır.
AB üyesi bir Türkiye, "Hristiyan Klübü" üyesi olarak görülecek ve bu coğrafyada nüfuzu düşecektir.
AB bunu kesinlikle istemez, isteyemez. Ama aynı zamanda Türkiye ile çatışmayı da isteyemez. Her halukarda Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyaç hayati derecededir. Bu yüzden müzakereleri keserek Türkiye'yi küstürmeyi göze alamazlar. Ama Türkiye'yi AB'ye de alamazlar. AB için en güzel çözüm, Orta Doğu ve Orta Asya üzerinde büyük nüfuza sahip güçlü bir Türkiye ile aynı paralelde olmaktır. "İmtiyazlı Ortaklık"tır.

Türkiye'nin AB ile olan bu yakınlığı her ne kadar AB'yi kendine rakip olarak gören ABD'nin işine gelmese de, ŞİÖ yerine AB'ye yakın olmamızı tercih etmek durumundadır. Eğer ŞİÖ olmasaydı, AB ve ABD Türkiye üzerinde çarpışacak kadar şiddetle bizi kendi yanına çekmeye çalışırdı. Ama şu an durum Doğu-Batı kavgası olduğu için, ABD Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemek zorundadır.

Türkiye içindeki kavgaya gelince.
İttihat ve Terakki'nin 99 yıllık iktidarı yıkılmaya yüz tutmuştur. Çünkü Tayyip Erdoğan "muktedir" olmanın yolunun sermayeyle de çok sıkı bir bağı olduğunu görmüş ve "Yeşil Sermaye" diye nitelenen insanların büyümesine olanak sağlamış ve kendisini destekleyen büyük bir sermaye gücü oluşturmuştur. Bunun yanında devlet kurumlarında yıllardır mevcut olan negatif kadrolaşmayı tersine çevirmiş ve iş yapabilen bir bürokratik devlet oluşturmuştur. Buna Cumhurbaşkanının da değişmesi eklenince, bu ülkenin gizli sahipleri ellerindeki herşeyi kaybedeceklerini görmüştür. AB-ABD'nin desteklediği AKP'ye karşı yapacakları bir operasyonu yalnız başlarına götüremeyecek kadar zayıf kaldıklarını da görmüşlerdir.

Bu noktada tek bir çareleri kalmıştır. Rusya ve Çin'in desteğini arkalarına almak.

Emekli generaller Tuncer Kılıç, Nejat Eslen, Şener Eruygur'un dillendirdikleri Rusya-Çin eksenine kaymanın altında bu vardır.

Geçen yıl Mayıs ayının sonlarında Yasemin Çongar "ABD'nin TSK içinde Rusya'ya sempati duyan bir oluşumun varlığından duyduğu rahatsızlığı dile getirdiğini" aktarmıştır. Bundan 1 gün sonra da Ulus'taki patlama meydana gelmiş ve Irak'a bir harekat için kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Eğer Türkiye o dönemde böyle bir operasyonu ABD'ye rağmen yapmaya kalksaydı, Türkiye-ABD arası iyice açılacak ve Türkiye Rusya eksenine kayacaktı. Seçimlerin "Savaş Hali Dolayısıyla" ertelenmesinin yanında, bu da amaçlanmış, ama başarılı olamamıştır.
Bu olaydan 10 gün sonra, Haziran ayının başında İlker Paşa bir Çin ziyareti yapmıştır. Aynı günlerde Rusya Genel Kurmay Başkanı'nın Türkiye'ye gelişi son anda iptal edilmiş, ama A.N.Sezer Haziran ayı sonunda Rusya'yı ziyaret etmiştir.

Bütün bunlar, Türkiye'deki eski statükocu çevrenin Rusya'yla yakınlaşmak için gösterdiği çabanın eseridir.
Bu yüzden son Cumhuriyet mitinglerinin sloganları artık "Ne ABD, Ne AB, Tam bağımsız Türkiye" olmuştur.

İşte bu yüzden Rusya Ergenekon davasına karışma cüretini göstermektedir.
Bu yüzden AB, AKP'nin kapatılma davasını hayati önemde kabul etmektedir.

ABD ise bu noktada ikiye bölünmüş durumdadır. Türkiye'deki 100 yıllık İttihatçı-Sabetaist iktidarı gibi ABD içinde de 200 yıldır devam eden bir Siyonist iktidarı vardır. Amerikan halkı da bunun yavaş yavaş farkına varmaktadır. ABD'de anti-semitizm hızla yükselmektedir. Neoconlar güç kaybetmektedir. Bu yüzden Yahudi Sermayesi (Rotschilds-Rockefeller aileleri önderliğindeki CFR-Bilderberg vs. grubu) ABD'yi yavaşça satıp Çin'e yerleşmeyi düşünmektedir.
Böyle bir durumda Türkiye'de Batı yanlısı bir parti Siyonistlerin işine gelmemektedir. Türkiye'nin Doğu eksenine kayması sonucu dünya dengeleri değiştikten bir süre sonra ABD dağılacak ve Çin hakimiyetinde yeni bir dünya düzeni kuracaklardır. O yüzden İttihatçıları desteklemek durumundadırlar.
Ama ABD içindeki gerçek Amerikalılar da bunun sonları olacağını bildikleri için AKP'yi desteklemek durumundadır.
Böyle bir bölünmüşlük içinde oldukları için de AB gibi net bir tavır ortaya koyamamaktadırlar.

Bu yıl yapılacak seçimler sonrası ABD'nin tavrı da belli olacaktır. Seçimlerde Demokrat Parti'nin adayı Obama olursa, Zenci başkan istemeyen Demokrat Seçmenin McCain'e oy vermesi sonucu Cumhuriyetçiler tekrar kazanabilecek ve NeoConlar güçlerini pekiştirecektir. O yüzden Cumhuriyetçiler Demokrat Partinin adayının Obama olmasını istemekte ve gizlice Obama'yı desteklemektedirler. Türkiye'nin bu noktada yapması gereken de Clinton'ı desteklemektir. Ama bunu mevcut Neocon iktidarına renk vermeden nasıl yapacağı da meçhuldür.

Tekrar Türkiye'ye gelirsek:
Türkiye'deki İttihatçılar zamanında çok ümit besledikleri Yaşar Paşa'dan ümidi kesmişlerdir. Dolmabahçe görüşmesinde Yaşar Paşa'nın önüne konan dosyalar yüzünden sesinin kesildiğini düşünmektedirler. Artık tek ümitlerini İlker Paşa'ya bağlamışlardır.
AKP'nin de bunun farkında olduğu için Yaşar Paşa'nın süresini uzatıp İlker Paşa'yı emekli etmeyi düşündüğü yönünde söylentiler vardır.
Ama geçtiğimiz günlerde basına sızan andıç buna engel olmuştur.
Çünkü eğer Yaşar Paşa'nın süresi 1 yıl uzatılırsa, bir sonraki Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner Paşa olacaktı.
Andıcın Işık Paşa'ya sunulmuş olması ismini lekelemiş ve bu durumu engellemiştir.
Bu yüzden Yaşar Paşa'nın süresi uzatılamaz hale gelmiştir. Yaşar Paşa da bunun üzerine çıkıp emekli olacağı açıklamasını yapmıştır.
2 gün sonra da Tanksavar ihalesi Rusya'ya verilmiştir.

Bu noktadan sonra da İlker Paşa hakim komutan konumuna gelmiş ve KKTC'de yaptığı konuşmada PKK-KKTC politikaları üstüne görüşlerini beyan etmiş ve konuşmasını "Kimse yanlış hesap yapmasın." diyerek bitirmiştir.

Şu an Türkiye hızlı bir şekilde Rusya eksenine kaymaktadır.
Bunu ne AB ne de ABD kabul etmeyeceği için, bu duruma ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, müdahele etmek zorunda kalacaklardır.

AKP'nin burada olayları doğru okuması gerekmektedir.
Tarafını seçmek zorundadır. Doğu mu? Batı mı?

Tarafını seçtikten sonra da yapması gereken tek bir şey vardır. Halkın desteğini almak.

Çünkü Askeri de, Polisi de, Devletin Kurumlarını da halk oluşturmaktadır.
Ve dışarıdan ne kadar müdahele olursa olsun, bu tarz bir eksen değişikliğini halk desteği olmadan yapmak mümkün değildir.
Hele hele böyle bir eksen değişikliğini darbe yoluyla, halka rağmen yapmak da mümkün değildir.

Eğer AKP olayın özünü kavrayıp süreci güzel idare ederse, Türkiye bundan güçlenerek çıkacak ve Dünya tarihinde kendisine biçilmiş rolü oynayacak hale gelecektir. Aksi takdirde Türkiye içine kapanık bir 3. Dünya ülkesi olarak kalmaya mahkumdur.

Not: Bunlar tamamen yorumdur. İnternet hariç herhangi bir kaynağa dayanmamaktadır. Özellikle İlker Paşa'nın Rusya yanlısı olup olmadığı konusunda hala şüphelerim mevcut. Sadece olayları yorumlayarak tahmin yürütüyorum.

19 Ocak 2008 Cumartesi

Alternatif Başörtüsü Senaryosu

Senaryo bu ya...

17 Ekim 2014:
3. Dünya Savaşı çıktı, Türkiye de savaşa katıldı.

20 Mart 2018:
Türkiye savaştan yenik çıktı, ülke işgale uğradı.

11 Şubat 2022:
Ahmet Mehmetoğlu önderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı başarıya ulaştı.

23 Mayıs 2023:
Türk İslam Cumhuriyeti kuruldu.

28 Şubat 2027:
Kılık Kıyafet İnkılabı yapıldı. Kamu görevlisi erkeklere sakal bırakmak şartı getirildi. Bayanlar ise türban takmak zorunda.

17 Eylül 2029:
Devlet memurlarından eşlerinin başı açık olanlar fişlenmeye başladı. Bu kişilere terfi yolları "Rejim düşmanı" oldukları gerekçesiyle kapatıldı.

21 Kasım 2029:
TSK, eşlerinin başı açık olan subayları "Rejime karşı tehdit" oluşturdukları gerekçesiyle, YAŞ kararı ile ordudan attı. Ordudan atılan 4217 subay Asya İnsan Hakları Mahkemesine başvurdu.

14 Aralık 2029:
Asya İnsan Hakları Mahkemesi, ordudan atılan subayların yaptığı başvuruyu "Ülkenin iç hukuk sistemini ilgilendirir" diyerek reddetti.

14 Haziran 2030:
YÖK, kamusal alan olduğu için üniversitelerde türban zorunluluğu getirdi.

15 Haziran 2030:
Başı açık olarak üniversitede okuyan kızların okullara girişi yasaklandı.
Üniversite giriş kapılarında izdiham oldu. Olayı protesto eden öğrenciler pankart açarak eylem yaptılar. Polis eylemcileri güçlükle dağıttı.

8 Ağustos 2031:
Başı açık olarak okumanın en doğal insan hakkı olduğunu ve kısıtlanmasının adil olmadığını söyleyenlere sabık cumhurbaşkanı Hasan Hüseyinoğlu sert çıktı:
"Başı açık okumak istiyorlarsa, Fransa'ya gitsinler".

5 Kasım 2034:
Özgürlük Demokrasi ve Adalet Partisi, genel seçimlerde %32 oy alarak iktidara geldi. Parti Başkanı Celal Cemaloğlu, rejimle bir sorunlarının olmadığını söyledi.

9 Ocak 2035:
ÖDAP'in DPT'ye eşinin başı açık müsteşar ataması büyük tepki gördü. Bunun rejime meydan okuma olduğunu iddia eden muhalifler, Yargıtay'a başvurarak ÖDAP'in kapatılması için işlemlere başlanmasını istediler.

14 Mart 2035:
Yargıtay Başkanı Selman Selimoğlu, ÖDAP Başkanı Celal Cemaloğlu'nun yaptığı bir seçim konuşmasında söylediği "Biz bu ülkede adalet istiyoruz" sözünden yola çıkarak: "Cemaloğlu'nun ülkede adalet olmadığını, dolayısıyla ülkeyi mevcut anayasaya göre yönetelerin zalim, anayasanın ise zulüm üzerine kurulu olduğunu ima ettiğini, bunun ise rejime karşı büyük bir hakaret olduğunu, ve Cemaloğlu'nun şahsının rejime karşı tehdit oluşturduğunu" gerekçe göstererek ÖDAP'i kapatma kararı aldı. Cemaloğlu'na ise rejime hakaretten 1 yıl hapis cezası verildi.

22 Ocak 2036:
Hapisten çıkan Cemaloğlu, Hak ve Hürriyet Partisi adında yeni bir parti kurdu.

17 Eylül 2037:
Yapılan erken seçimde HHP, %53 oy alarak iktidar oldu.

19 Eylül 2037:
Hicret Gazetesi yazarı Ömer Osmanoğlu, HHP'ye oy verenleri "odun kafalı" olarak nitelendirdi.

20 Mayıs 2038:
HHP, 2024 anayasasının özgürlükleri kısıtlayıcı olduğunu iddia ederek yeni anayasa yapılması için çalışmalara başladıklarını bildirdi.

18 Haziran 2038:
İslam Cumhuriyeti Partisi Lideri Metin Mersinoğlu, HHP'nin hazırladığı anayasada başı açık gezmenin serbest bırakılacağını, bunun ise rejime karşı büyük bir tehdit olduğunu, HHP Lideri Cemaloğlu'nun ateşle oynadığını söyledi.

30 Temmuz 2038:
Anayasa tartışmalarına katılan Hicret Gazetesi yazarı Salih İdrisoğlu, başı açık okumanın türbanlı öğrenciler üzerinde baskı oluşturacağını iddia etti. Böyle bir baskının kabul edilemez olduğunu iddia eden İdrisoğlu, HHP'yi rejime yönelik en büyük tehdit olarak değerlendirdi. İdrisoğlu ayrıca AİHM Kararını hatırlattı.

21 Ağustos 2038:
Genelkurmay Başkanı Abdullah Rahmanlı, rejimi korumaya kesin kararlı olduklarını açıkladı. HHP'nin çalışmalarının rejimin altını oymaya yönelik olduğunu söyleyen Rahmanlı, "Türk Ordusu buna müsaade etmeyecektir" dedi.

14 Şubat 2039:
HHP'nin hazırladığı "Herkes kılık kıyafetinde serbesttir." maddesini de içeren Anayasa, yapılan referandumdan ‡%79 oranında "Evet" oyu alarak kabul edildi.

16 Şubat 2039:
Genelkurmay Başkanı Rahmanlı darbe yaparak iktidara el koydu. Rahmanlı halkın kandırıldığını, ne yaptığını bilmeden oy kullandığını, cahilliklerinden ötürü böyle bir hataya düşmüş olmalarını anlayışla karşıladıklarını, ancak halk için en iyinin ne olduğunu kendilerinin bileceğini ve uygulayacağını söyledi...

16 Ocak 2008 Çarşamba

Evrim Teorisi

Bir dine inanıp da kuralları ile bağlı kalmak istemeyen insanlar, vicdanlarını rahatlatmak için dinleri ve dolayısıyla Yaratıcıyı inkar etme ihtiyacı hissediyorlar. Bir Yaratıcının varlığını inkar ettikleri durumda da kainatın ve canlıların ortaya çıkış şekline bir cevap bulmaları gerekiyor. Aksi takdirde gerçeği aramaya programlı vicdan onları rahat bırakmıyor.

Evrim Teorisi de bu ihtiyaca binaen ortaya atılmış bir teoridir. Ve adı üstünde, "Teori"dir.
Bu teori canlıların evrimleşmesi üzerine bina edilmiştir. Ama en büyük eksigi, "hayat"ın evrimleşmesidir. Evrim Teorisyenleri buna bir açıklama getirmekten acizdir. Bu yüzden bu konuya girmek de istemezler.

"Hayat" atomların içinde mevcut sihirli bir güç mudur? Bir enerji formu mudur?
Cansız olan atomlar, bir canlının vücuduna girdiklerinde hangi kanunlar dahilinde iş görmektedir? Ne yapılıp edileceğine karar verdiği düşünülen DNA ve RNA da haddi zatında cansız atomlardan oluşan moleküler yapılardır. Hayatın özü bunlar mıdır?

Canlılar Karbon, Azot, Hidrojen, Oksijen gibi 4 temel elementten oluşur. Hatta bu elementler zamanın filozofları tarafından Toprak(Karbon), Hava(Azot), Su(Hidrojen), Ateş(Oksijen) şeklinde tanımlanmıştır. Peki havada, suda, toprakta cansız halde bulunan bu atomlar, canlı vücuduna girince nasıl "hayat" buluyorlar?

Ve en başta, bu "hayat" denilen meçhul, nasıl evrimleşti? Elementler bir araya gelince sihirli bir değnekle mi canlandılar?

Ayrıca ortada çok büyük bir "Sistem Sorunu" vardır. Mutasyon-seleksiyon gibi detaylarla uğraşan teorisyenler maalesef bu sorunu görmüyorlar, görmemezlikten geliyorlar.

Söyle ki:
Sistem, içindeki parçalarla bir bütündür. Parçaların bir kısmının yokluğu, sistemin de yokluğunu getirir.

Ekosistemi düşünün. Birbirine mutual şekilde bağlı pek çok canlı var. Bunların hepsinin bir anda evrimleşmesi gerekiyor. Ya da koordineli bir şekilde evrimleşmeleri gerekiyor. Aksi takdirde sistem olmaz. Sistemin içindeki canlılar da yaşayamaz. Avlanacağı canlı olmayan bir avcı yaşayamaz misali.

İnsan vücudunu düşünün. İnsan vücudu tüm sistemleri ile bir bütündür. Dolaşım Sistemi, Boşaltım Sistemi, Sinir Sistemi, Üreme Sistemi, Solunum Sistemi, Hareket Sistemi... Bunların hepsi kendi içinde bir sistemdir. Bir parçasının yokluğu tüm sistemin yokluğunu getirir. Ve bütün bu sistemler de insan Vücudu Sisteminin parçalarıdır. Herhangi birinin yokluğu İnsanin yokluğunu getirir. Bu sistemleri eksik olan bir canlı yaşayamıyor. En basit bir canlıda bile bu sistemlerin çok basit versiyonları mevcut. Bunlar bir anda gökten zembille düşer gibi mi ortaya çıktılar? Yoksa bu sistemler toplu olarak bir anda mı evrimleştiler? Tek tek kendi içlerinde koordineli evrimleşmeleri bir yana, kendi aralarında da koordineli evrimleşmeleri gerekiyor. Ve bu evrim esnasında bu sistemlerin tamamının çalışır halde olması lazım ki canlının hayatı devam edebilsin.

Örnek vereyim:
200 çeşit parçası olan bir motor düşünün. Bu motorun yapım aşamasında bu motor çalışmaz. Bütün parçaları tam ve çalışır hale geldiğinde çalışabilir. Siz bir motordan milyon kat kompleks bir canlının, bütün sistemlerinin yapım aşamasında da çalıştığını (hayat sahibi olduğunu) farzediyorsunuz.

Bu büyük bir çelişkidir.

Bunları birleştirin. Dünyadaki hayatı toplu bir sistem gibi düşünün. Bu sistemi oluşturan en küçük parçadan en büyük parçaya kadar bütün sistemler bu sistemin devamı için geçerli. Bu durumda bütün bu sistemlerin en başta mevcut olması gerekiyor.

Geçelim.

Evrim Teorisinde "Zayıf"ın yasama hakkı yoktur. Doğal Seleksiyon vardır. Peki o zaman yavru halindeyken en aciz varlık olan insan nasıl seleksiyona uğramadı? Bunun mantığını oturtabilen var mi? 6-7 yaşına gelene kadar anneye muhtaçtır insanoğlu. En baştaki anne nereden ortaya çıktı? Parça parça evrimleşerek gelindiyse, ilk canlının anneye ihtiyacı yoktuysa, bu ihtiyaç nasıl ortaya çıktı? Bu ihtiyaç ortaya çıktığında, yani ilk aciz bebek ortaya çıktığında, bu bebek neden doğal seleksiyona uğrayıp ölmedi? Sonuçta bunun bir çıkış noktası olması lazım. İşin garip tarafı, yavru iken en aciz varlık olan insan, tüm canlı hayata hukmeden bir varlık.

Bunu geçelim, insan evrimleşmesi noktasında erkek-dişi olayı nasıl açıklanıyor?
İnsan eşeyli üreyen bir varlık. Teorideki ilk canlı ise eşeyli üremiyor. Peki insan hangi evrede eşeyli üremeye geçti? Bir anda damdan düşer gibi mi oldu bu? A canlısı bölünerek çoğalıyordu. Ya da kendini dölleyip çoğalıyordu. Sonra doğan canlı, mutasyon sonrası eşeyli üreyen bir canlı olarak doğdu. Peki bunun eşi nerde?? Dişi ve Erkeğin evrimleşmesi mevzusu evrim teorilerinde
neden anlatılmaz? Cinsiyet ne zaman ortaya çıktı? Cinsiyetsiz olan canlı bir mutasyon sonucu dişi ve erkek genlerine sahip oldu da, doğan çocukları birbiriyle mi çiftleşti? Bu derece büyük bir mutasyon, bir nesilde nasıl mümkün olabilir? Yoksa aynı anda, aynı mekanda, aynı canlı türünün iki farkli bireyi evrimleşerek, biri dişi-diğeri erkek yavru doğurmuş, ve bunlar birbiriyle çiftleşerek sonraki nesli mi oluşturmuştur?

Tek bir insanın evrimleşmesi bile bu kadar düşük bir ihtimalken, aynı evrimin, aynı yer ve aynı zamanda dişi-erkek farklılığı ile iki kere gerçekleşmesi ne derece mümkündür? Peki bunun eşeyli üreyen milyon çeşit canlı türü için aynı şekilde gerçekleşmiş olması ne derece mümkündür?

Bunu geçelim, ara türler neden yok?
İki maymun evrimleşti diyelim. Onların çocuklarından bir nesil oluşması, o neslin içinde bazı bireylerin mutasyonla değişmesi ve gelişmesi, o bireylerden oluşacak nesilde bunun yine tekrarlanması lazım. Bu durumda aradaki bireylere ne oldu? Neden ara türler yok? Zayıftılar ve seleksiyona uğradılar deniyorsa, neden en başta seleksiyona uğramadılar? Yani X ve Y maymunları Z yavrusunu doğurdu, bu yavrunun neslinde bu iş tekrarlandı ve insan ortaya çıktı. Z yavrusu ne oldu? Doğal seleksiyona uğradı, kayboldu deniyorsa, bir sonraki nesli nasıl doğurdu? Yok yaşadı deniyorsa, örnekleri nerede? Maymun ile insan arasında bir ara tür mevcut mu dünyada?

Fosilleri var deniyor. İnsan için maymun kafataslarını montajlayarak ara tür fosili oluşturan meşhur evrimciler, bu işi tüm canlılar için de yapmayı düşünüyor mu?

Ayrıca Doğal Seleksiyon neden en başta maymunları selekte etmemiş? Öyle ya, maymundan daha üstün bir türe evrimleşen insanoğlu, Doğal Seleksiyon kurallarına göre oradaki diğer maymunlara yaşam hakkı tanımaması lazım. Zayıf türün yok olup, güçlü türün domine etmesi lazım.

Hadi karambole yaşadılar diyelim. Aradakiler de karambole seleksiyona uğradı gittiler. Ara türlerin kalıntıları nerede o zaman? Dünyada milyon çeşit canlı var. Bunların hepsi bir şekilde evrimleşmişse, ara türler nerede? Bunların seleksiyonu nasıl gerçekleşmiş? Ara türler hep seleksiyona maruz kalmışsa, sonraki tür nasıl ortaya çıkmış?

Evrim noktasında en ters gelen noktalardan biri de "maksimum düzensizlik" prensibi.

Basit parçalardan oluşmuş bir bütün düşünün. "İndirgenebilir Karmaşıklık" diyerek, bütünün çok basit elementlerin bir araya gelmesinden oluştuğunu iddia edebilirsiniz. Yapı taşlarının basitliğine bakarak karmaşık bir yapının kendi kendine oluşabileceğini de düşünebilirsiniz.

Bu mantıklı gibi görünse de, doğanın işleyiş sistemine tamamen zıt.

Kumdan bir kale düşünün. Çok ayrıntılı yapılmış olsun. Yapıya baktığınızda bir mükemmellik görebilirsiniz. Ama incelediğinizde, bunun "indirgenebilir karmaşıklık" olduğunu da iddia edebilirsiniz. Sonuçta temel yapı taşı basit kum taneleridir.

Ama Doğanın özelliği, kum tanelerini bir araya getirip o tarz bir yapı oluşturmak değil, oluşmuş o tarz bir yapıyı dağıtmaktır...

Termodinamik, Enerji Prensipleri, Maksimum Düzensizlik...

Doğada "hayat" ve "irade" denen sihirli güçlerin etkili olduğu yerler hariç sentez yoktur. Sadece analiz, yani ayrışma vardır. Doğadaki mevcut kanunlar hiçbir zaman basit parçaları bir araya getirip karmaşık bir sistem oluşturmaz. Bir dış faktör olmadan basit bir kum tanesi bile hafif bir tepeyi kendi başına çıkamaz. Dış müdahele de doğanın diğer kanunları olursa, bunların müdahelesi maksimum düzensizliğe doğrudur. Bunun en basit örneği de "Ölüm"dür.

Hayat vücuttan çıkıp gittikten sonra, doğa ölen canlının mevcut sistemini ayrıştırıp en basit parçalarına indirgiyor. Evrim ise bunun tersini iddia ediyor. Ya da bu işlemin tersinir olduğunu.

Eucaryot, Procaryot hücre vs. diyerek en ince ayrıntıya girip, ayrıntılarda kaybolanların aklına gelmeyebilir bunlar. Ama dışarıdan bakan için çok büyük bir tezat.

Bu soruların bir kısmı farz-i muhal cevaplansa bile, tümünü cevaplamadan Evrim Teorisi diye bir şeye inanmak da mantık dışıdır.

Nikon marka bir fotoğraf makinesini alın inceleyin. Sonra deyin ki, bu makine kendi kendine metallerin bir araya gelmesi ile, evrimleşerek vs. ortaya çıktı. Sonra da buna inanın.

Sonra en gelişmiş fotoğraf makinesinden bin kat gelişmiş insan gözünü inceleyin. Görüş açısı, her çeşit ışık ortamına anında adapte olan ayar sistemi, enerji ihtiyacının minimum olması, her mesafeye otomatik odaklanma, hareketli cisimleri net görebilme, kendi kendini temizleme, kendi kendini tamir etme vs. gibi tüm ayrıntılarını inceleyin. Sonra bu kendi kendine evrimle oluştu diyerek üstüne bir de buna inanın...

İnsan yapısı en basit bir cismin bile insan yapısı olduğunu hemen tespit edebilen insanoğlu, insan yapısından milyon kat daha kompleks olan canlıların da bir Yaratıcısının olduğunu nasıl göremez anlamak mümkün değil.

Uzayda bir gezegene gidilse ve orada dünyanın şu anki halini bulsalar, ama canlı hiçbir varlık olmasa... Buna tesadüfi oluşum diyen çıkar mı? İstanbul gibi bir şehri bomboş görseniz, bu şehir doğanın tesadüfi kanunlarıyla kendi kendine olmuştur diyebilir misiniz?

Peki bir şehirden çok daha karmaşık yapıya sahip, üstüne "hayat" gibi sihirli bir özelliği olan insan vücudu ve dünyadaki canlı hayatı için bunu nasıl diyebiliyorsunuz?

Düşünün ve olaya mantıkla yaklaşın. Doğruyu arayın. Kendinize bir doğru seçip onun doğruluğunu ispatlamaya çalışmayın. "Evrim vardır" diye bir doğmayı ön kabul ile doğru farzedip buna delil aramaktan vazgeçin. Evet, evrimciler de dogmatik insanlardır. Dogmalar ille dinlerden çıkmak zorunda değildir. Bilimin de dogmaları vardır ve yeniliklere açık olamayan bilim adamları da dogmatiktir. Tarih bunu hayatlarıyla ispatlayan bilim adamları ile doludur.

Dediğim gibi, dinleri ve bir Yaratıcının varlığını inkar edip keyfince yaşamak isteyen insanoğlu, vicdanını rahatlatmak için bir teori ortaya atmak zorunda kalmıştır. Bu teoriye inanmak isteyenler de, sorulara gözlerini kapatarak, kendilerince teoriyi ispatlayan herşeye sıkıca sarılabilirler. Kendi bilecekleri bir mevzudur. Ama en azından bu saçma sapan teoriyi gerçekmiş gibi gözümüze sokmaya uğraşmasınlar.

Copyright© 16.01.2008 YST