23 Haziran 2018 Cumartesi

3. Abdülhamid Düşerken - 100 Yılda Ne Değişti?

Yarın seçim günü ve 16 yıldır devam eden AK Parti iktidarı için durum çok da iç açıcı değil.

Görünen o ki Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilecek, fakat gene de iktidarı çok uzun ömürlü olmayacak ve belki bu seneyi çıkaramayacak.

Seçim sonrası kim iktidara gelirse gelsin, hiçbir şekilde engellenemeyecek olan ekonomik krizi ve gerekçelerini başka bir yazıya havale edip, şimdilik sadece Tayyip Erdoğan ve II. Abdülhamid arasındaki benzerlik ve zıtlıkları anlatacağım.

İki liderin de, iki iktidarın da benzer ve benzemez yönleri var. Fakat görünen o ki, iktidarları birbirine benzediği gibi, iktidarlarının sonu da benzeyecek.

BENZEYEN YÖNLER:
II. Abdülhamid döneminde hükümet sistemi (yürütme) bugünkü sisteme çok benzemektedir. Meclis vardır (Meclis-i Mebusan), Babıali vardır (hükümet merkezi), Sadrazam (başbakan) vardır, nazırlar (bakanlar) vardır, devlet kurumları vardır. Yani 100 sene önceki durum günümüzdekinden çok farklı değildir.

Hüseyin Avni Paşa ile Mithat Paşa bir darbe ile Abdülaziz'i tahttan indirip önce V. Murat'ı tahta çıkarmışlar, sonra V. Murat delirme emareleri gösterince, istemeyerek de olsa II. Abdülhamid'i tahta çıkarmak zorunda kalmışlardır.

II. Abdülhamid'i Meşrutiyet sözü alarak tahta çıkaran Mithat Paşa, devamında bir sürü talepte bulunmuştur. Hatta bir tartışmada padişaha sinirlenip kapıyı çarpıp çıkacak kadar da cüreti artmıştır.

Abdülhamid bunlara bir süre göz yummuş, fakat 93 harbi başlayınca sürgün yetkisini kullanarak 1877'de Mithat Paşayı sürgüne göndermiştir. Mithat Paşa bir kaç yıl sonra Taif'te zindanda ölmüştür (ya da öldürülmüştür). Hüseyin Avni Paşa ise zaten Abdülaziz'in vefatından birkaç gün sonra, Abdülaziz'in intikamını almak isteyen Çerkez Hasan tarafından öldürülmüştür.

II. Abdülhamid de böylece darbecileri temizlemiş ve iktidarını güçlendirmiştir. Sonrasında 1878'de 93 harbini gerekçe yaparak Meclis-i Mebusanı kapatmış, sonrasında hükümeti de devreden çıkarmış ve her işi saraydan yönetmeye başlamıştır. Kendine yakın insanları paşa yapmış ve kilit noktalara koymuştur. Bir derdi olan, padişaha bir konu arz etmek isteyenin önce bu paşalara uğraması gerekmiştir.

Bu dönemde nazırların hükmü kalmamış, örneğin Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) sadece saraydan aldığı talimatları uygular hale gelmiş ve hükümet her şeyi ile merkezileşmiştir. Bunun sonucunda güç de merkezileşmiş ve tek kişide toplanmıştır.

Abdülhamid 1880'de Yıldız Sarayını yaptırmış ve oraya taşınmış, her tarafta ekonomik reformlar yapmış, ülkeyi kalkındırmış ve Abdülaziz döneminden kalan borçların çoğunu ödemiştir.

Sonrasında dünyanın her tarafındaki Müslümanlara bir şekilde el uzatmış ve hepsine elçiler ve yardımlar göndermiş ve bir şekilde çoğunun bağlılıklarını kazanmıştır.

Bu arada olan biten her şeyden haberdar olmak istemiş ve Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurmuştur. Bunun sonucu olarak ülkede jurnalcilik (ispiyonculuk) almış başını gitmiş ve en yakın dostlar bile birbirinden çekinir hale gelmiş ve ülkede genel bir güvensizlik ortamı oluşmuştur.

Devamında basın kontrol altına alınmış ve sarayın onayı olmadan hiçbir gazete basılamaz hale gelmiştir. Sansürcülük de o dönemde Abdülhamid muhaliflerinin en büyük itiraz noktalarından biri olmuştur.

II. Abdülhamid döneminde rüşvet almış başını yürümüş ve hem sarayın içi ve etrafı tamamen rüşvetçilerle dolmuştur. Arap İzzet Holo bunların en meşhurlarıdır, ama onun haricinde de yüzlerce rüşvetçi vardır. Sarayda kapıcıdan başlayıp en tepeye kadar her tarafa rüşvet vermeden mabeyne girmek mümkün değildir. II. Abdülhamid istihbaratı sayesinde bunların hepsini bilmesine rağmen, muhtemelen adam yokluğundan rüşvetçiliği engellememiş/engelleyememiştir.

Bütün bunlar günümüzdeki iktidarın da başlangıcı ve güçlenmesine paralellik arzetmektedir.

BENZEMEYEN YÖNLER:
1) II. Abdülhamid, her ne kadar kilit noktalara kendi sadık adamlarını yerleştirse de, her türlü yetenekten faydalanmasını da bilmiş ve devlet kadrolarının çoğunu liyakate göre seçmiştir. Alanlarında uzman olan mimar, mühendis, bilim adamı, sanatkar vb. kişileri icabında milliyetlerine bile bakmadan Paşa yapmış (Aleksandr Kara Todori Paşa gibi), onlara boğazda yalılar vermiş, iyi maaşlar bağlamış, icraat yapabilmeleri için önlerini açmış ve yıllarca onlardan faydalanmıştır. Abdülhamid dönemindeki pek çok başarıda bu tarz insanların payı vardır.

Bunun benzeri AK Parti iktidarının ilk yıllarında da olmuş, fakat sonrasında iş "liyakat"ten çıkıp, tamamen "sadakat"e dönmüştür. Dolayısıyla artık devlette üst kademelerde çok fazla liyakatli adam kalmamıştır.

2) II. Abdülhamid, dış basını çok önemsemiş ve dış ülkelerin kamuoyunu hem çok yakından takip etmiş hem de yönlendirmek için elinden geleni yapmıştır. Louis Alberi Sabuncu gibi bir Hristiyan Papazı bile hizmetine almaktan çekinmemiş, ona ve pek çok Avrupalı gazeteci ve yazara para ve hediye karşılığı yazı yazdırmış ve Avrupa kamuoyunu yönlendirmiştir. Örneğin Londra'da Avam kamarasının yanında alan kiralayarak, Samsun isyanında Ermenilerden ele geçirilen silah ve bombaları ve cinayet fotoğraflarını orada sergiletmiş ve Ermeni isyanları sonrası İngiltere'de oluşan "Türkler Hristiyan kardeşlerimizi katlediyor" benzeri propagandaları etkisiz bırakarak İngiliz kamuoyunu lehimize çevirmeyi bilmiştir.

Erdoğan ise "Hans ne der, Corç ne der, beni hiç ilgilendirmez" diyerek dış basını tamamen taca atmıştır. Arada bazı lobilere ABD'de lehimize propaganda yapmaları için para ödenmiş olsa da, dış basındaki imajımız hiç yönetilememiş ve batı kamuoyu haklı olduğumuz noktalarda bile neredeyse tamamen aleyhimize dönmüş durumdadır.

3) II. Abdülhamid, hukuk devleti görüntüsüne çok dikkat etmiş, hukuk dışına çıkması gerektiğinde de bunu kılıf bularak yapmıştır. Dolayısıyla hukuki görünüş sağlam kalmış ve yabancıların gözünde Türkiye'nin yatırım yapılabilir olma özelliği zarar görmemiştir. Bu yüzden ülkeye sermaye girişi devam etmiştir.

Günümüzde ise Hukukun h harfi bile kalmadığı için, herhangi bir şirketin veya kişinin mallarına kanunsuz el konulabildiğinden, bırakın yabancı yatırımın gelmesini, zengin Türkler bile paralarını yurt dışına götürmektedirler.

4) II. Abdülhamid, dış politikada çok etkin olmuş ve büyük devletlerle tabiri caiz ise dans etmiştir. Örneğin 93 harbi sonrasında imzalanan ve çok ağır hükümler taşıyan Ayastefanos anlaşmasını, Berlin Anlaşması ile çöpe attırmıştır. İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya ve Rusya gibi devrin büyük devletlerini çok büyük bir ustalıkla birbirlerine karşı kullanmıştır.

Fakat bu esnada bir devlet ile taraf ve öbür devlet ile düşman olmamıştır.. Her devlete ayrı bir havuç veya sopa göstermiş ve devletlerin desteğini o şekilde almıştır.

Oysa günümüzde "Abdülhamit Siyaseti" olarak pazarlanmaya çalışılan dış politikamız buna hiç benzemiyor. Biz Abdülhamid gibi diğer devletleri birbirlerine kırdırmıyoruz. Biz tam tersi önce bir ülkeye yanaşıp diğer ülkeyle ilişkileri kesiyor, sonra tam tersi o ülkeye yanaşıp, önceki ülkeyle ilişkileri kesiyoruz.

Bunun sonucunda her tarafta güvenilirliğimizi yitirdiğimiz gibi, neredeyse tüm komşu devletler ile de düşman hale gelmiş durumdayız. Böyle bir dış politikada ise Putin'in dediği gibi, "Ayıyı dansa kaldırabilirsin, ama dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir" kaidesi geçerli olur. Gücümüzün yetmeyeceği ülkeler bizi evirir çevirir ve kendi menfaatlerine kullanır.

5) II. Abdülhamid, muhaliflerini ve düşmanlarını bile affetmekte ve dost yapmakta / kandırarak kendi hizmetine almakta çok ustaydı. Bir ara Paris'e kaçarak ittihatçıların lideri olan Mizancı Murad'ı bile adam göndererek İstanbul'a dönmeye ikna etmiş ve Şura-yı Devlet (danıştay) üyesi yaparak hizmetine almış ve bu sayede neredeyse Jön Türkleri manevi yıkıma uğratmıştı.

1905'te Ermenilerin düzenlediği Yıldız Suikastindeki bombayı hazırlayan Belçika'lı Edward Jorris'i bile affederek hizmetine almış ve yıllarca Ermenilerin içinde ajan olarak kullanmıştı.

Oysa Erdoğan, 16 yıl içerisinde neredeyse çevresindeki herkesi tasfiye etmiş, en yakınındaki isimleri bile uzaklaştırmış ve en birinci destekçisi olması gereken insanları bile kendine düşman etmiştir. Bunun sonucu olarak yalnızlaşmış ve bürokrasi ve siyasette -ilk rüzgarla yön değiştirecek menfaatçiler hariç- neredeyse tek başına kalmıştır. Arkasında güçlü bir halk desteği vardır ama çok güçlü ve şiddetli bir halk muhalefeti, hatta bugüne kadar hiçbir liderin görmediği kadar büyük bir halk nefreti de vardır.

Eğer bugün tahtta II. Abdülhamid olsaydı, 15 Temmuz sonrası yaşananlar çok farklı olurdu. Bir kere Abdülhamid, darbe girişimini daha başlamadan çok önce hafiyeleri ve muhbirleri sayesinde öğreneceği için, darbeye karışacak olanları çoktan sürgüne gönderir ve tasfiye ederdi. Farzı muhal 24 Temmuz 1908'de ihtilali gibi engellemeye gücü yetmeyecek olsa, kendini o hareketin lideri ilan eder ve işin başına geçerek kontrol almaya çalışırdı.

Örn. Abdülhamid o dönemde oldu bittiye getirerek, Selanik'teki Jöntürk cemiyetine kendini fahri başkan ilan ettirmiştir. Meşrutiyet taleplerine karşılık da, "Bu ülkede Meşrutiyeti getiren benim, Kanun-u Esasiyi ilan eden de benim. Sadece şartlar gereği bir süre yürürlükten kaldırılmıştı" diyerek, Meşrutiyeti bizzat kendisi ilan ettirmiş ve ihtilal sonrası halkın sevinç gösterileri arasında 1 sene daha tahtta kalmayı başarmıştır.

Fakat daha da önemlisi, bugün Abdülhamid olsaydı, 15 Temmuzdan sonra Gülen'in tüm bağlılarını tasfiye etmez, ne yapar ne eder çoğunu ikna eder ve hizmetine alır ve onlardan faydalanmaya bakardı. Bırakın alt kademedeki maraba tayfalarını, en tepedeki adamlarına kadar bunu yapardı.

Bugün ise yüzbinden fazla eğitimli insan, bütün güçleriyle vatan ve millet aleyhine dönmüş / döndürülmüş durumdadır. Bu çok büyük bir kayıptır. Zaten şu anki çöküşün altında bir miktar da bu yatmaktadır. Zira 100bin tane kalifiye insanı önce devletin her yerinde istihdam edip, sonra yerlerine yenilerini yetiştirmeye ve işlerini devretmelerine bile fırsat vermeden alel acele tasfiye ederseniz, açtıkları boşluğu hızlı dolduramazsınız ve devlet binası çöker.

Kendileri de büyük oranda kandırılmış ve darbeyi hiçbir şekilde tasvip etmemiş ve etmeyecek olan bu insanların çoğu kazanılabilirdi. Abdülhamid'in o kadar uzun süre iktidarda kalmasının sırrı her fırsatta düşmanlarının sayısını artırmaktan değil, düşmanlarını bile dost yapmasından geçiyordu.

6) II. Abdülhamid çok zeki bir diplomat ve devlet adamıydı, kimseyle doğrudan ve açıktan çatışmazdı. Hiç izlemediğim o dizide gösterildiği gibi İngiliz Büyükelçisine tokat atmaz, atmayı aklından bile geçirmezdi. Tam tersine o elçiye iltifat eder, mecidiye nişanı verir, fakat her türlü icraatlarından haber alır ve planlarını öğrenir ve ona göre tedbirler alarak engeller ve sonra da elçiyi rezil ederdi.

Örneğin Almanlar'ın Hicaz Demiryolu için ne planladıklarını en başından beri bilir, ama sesini çıkarmaz ve tedbirini alarak sözleşmeye kendi bildiği gibi maddeler eklettirirdi. Demiryolunun yarısı bittikten ve inşaat Musul'a yaklaştıktan sonra da Musul ve Kerkük'ü şahsi mülkü ilan eder ve Almanların Musul-Kerkük petrollerine çökme planlarını kursaklarına tıkardı.

MUHTEMEL SONLARIN BENZERLİĞİ:
1) Otokrat (tüm gücü kendilerinde toplamış) liderlerin tahttan inmeleri kolay değildir. Fakat tahttan indikleri zaman, arkalarında enkaz bırakırlar. Çünkü tüm güç bir merkezde toplandıktan sonra, o gücün tekrar dağıtılması kolay olmaz. Bu dağıtım esnasında da menfaat çatışmaları ve dengesizlikler sonucunda güç zayıflar ve ülke dış etkenlere çok açık hale gelir.

II. Abdülhamid döneminde bu aynen gerçekleşmiştir. Eğer bir mucize olmazsa, yakın zamanda da aynı şekilde gerçekleşecektir.

Çünkü otokrat liderler rakip istemezler. Rakip istemedikleri için de, eğer çocukları bir Fatih Sultan Mehmet değilse, kendilerinden sonra gelecek olan güçlü bir veliahtları da olmaz.

II. Abdülhamid de kendisine rakip istemediği için şehzadeleri sarayda gözetim altında bulundurmuş ve güçlenmelerine izin vermemek ve aleyhine bir darbe tertip ettirmemek için dış dünya ile bağlantılarını da kestirmiştir. (V. Murat ile mason destekçileri Sultan Abdülaziz'i devirmek için yıllarca Kurbağalıdere'deki köşk'te toplanıp darbe planları yapmış ve sonunda başarılı olmuşlardı. Bu olay da II. Abdülhamid üzerinde büyük etki bırakmıştı.)

II. Abdülhamid bu yüzden şehzadeleri çok sıkı bir gözetim altında tutmuş ve aleyhine en ufak bir fısıltıyı bile büyük bir ciddiyetle araştırmış ve muhtemel muhaliflerini sürgüne göndererek tasfiye etmişti. Fakat bunun sonucunda şehzadeler dış dünyadan kopuk yaşamışlar ve ancak kitap okuyabilmişler ve şiir ve sanat gibi uğraşılar edinmişlerdi. Dolayısıyla Abdülhamid'den sonra tahta çıkan V. Mehmet Reşat, Abdülhamid'in boşluğunu hiç bir şekilde dolduramamış ve tamamiyle pasif bir padişah olarak ittihatçıların elinde oyuncak olmuştur.

Bugün de benzer şekilde Erdoğan kendisine rakip olabilecek herkesi tasfiye ettiği için yalnızdır ve muhtemel veliaht Bilal veya Berat'ta da Erdoğan'ın yerini dolduracak bir kapasite olmadığı için ortada güçlü bir veliaht da yoktur.

Dolayısı ile Erdoğan sonrasında (bir mucize olur da çok kuvvetli bir lider bir anda meydana çıkıp halefliği devralmazsa) bu kadar merkezi hale gelmiş gücü hiç bir şahıs tek başına idare edemeyeceği için, yönetim kısa sürede çatırdayacak ve merkezi gücün dağıtılması gerekecektir. Bu dağıtımda da mutlaka çatışma yaşanacağı için, bu işin sonu güzel bitmeyecektir.

2) II. Abdülhamid, her ne kadar büyük oranda "liyakat" usulünü esas almış olsa da, esvapçıbaşı veya seyisi gibi yakın ve sadık adamlarını da paşa yaparak kilit noktalara yerleştirmişti. Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa'nın anlattığına göre, Abdülhamid'in bu noktada görüşü (mealen) şöyleymiş: "Gerçekte kariyeri bir seyisten öteye gidemeyecek olan bu adamları ben paşa yaptım ve her türlü ihsana boğdum. Dolayısı ile bu adamlar her şeylerini bana borçlular. Ben olmaz isem, onlar da bir hiç olurlar. O yüzden ikballerinin benimle bağlı olduğunu bilirler. O yüzden de benim aleyhime olan her türlü girişime, aynı kendi aleyhlerine imiş gibi karşı çıkarlar ve beni canlarıyla, mallarıyla savunurlar".

Tahsin Paşa hatıratında Abdülhamid'in çok yanıldığını 24 Temmuz ihtilali (1908) ile gördüklerini, zira bu Paşaların çoğunun ihtilalden sonra 180 derece çark ettiklerini ve 1908 öncesi her melaneti Abdülhamid'e yıkarak, kendilerinin aslında Meşrutiyet taraftarı olduklarını ama Abdülhamid'in onları baskı altında tuttuğunu vs. anlattıklarını ve Abdülhamid'i direk sattıklarını anlatmaktadır.

Hele bunların arasında II. Abdülhamid'in tam 7 kere Sadrazam yaptığı ve her türlü ikram ve hediyeye boğduğu Mehmed Said Paşa (Küçük Sait Paşa) vardır ki, hemen İttihatçılara yanaşmış ve hatta Abdülhamid'in Selanik'te Alatini Köşküne sürgün edilmesi fikrini bile o vermiştir.

Gene Abdülhamid'in sadrazam yaptığı Tevfik Paşa ve Kamil Paşa başta olmak üzere pek çok paşa ve bürokrat da aynı şekilde Abdülhamid'i satmışlar ve en büyük hürriyetçi kesilmişlerdir.

Hatta Abdülhamid'in çok iltifatına mazhar olmuş ve gene her şeyini Abdülhamid'e muhtaç olan Çürüksulu Ziya Paşa, 31 Mart hadisesinde Divan-ı Harb üyeliği yapmış ve o esnada Abdülhamid'i bile yargılamak istemiştir.

Meşrutiyet sonrası hafiyeliğin kaldırılması, sansürün yasaklanması vb. talepler için yürüyüş yapanların en önlerinde de, zamanında Abdülhamid'in her türlü ihsan ve ikramına mazhar olmuş kişiler ve onların çocukları bulunmuştur.

İşin özeti, Abdülhamid bu tarz insanları istihdam etmiş ama, bu kifayetsiz muhterislerin karakter ve ilim fakiri olduklarını, cehalet ve körlüğün etkisi ile çoğunun bu nimetleri Abdülhamid'den değil de kendilerinden bileceklerini ve "ben seyisken paşa olduysam, büyük yeteneğim var demek ki" diye düşüneceklerini ve Karun gibi "bu bana ilmimden dolayı verildi" tribine girdiklerini / gireceklerini öngörememiştir.

Bunun çok benzeri olarak, Erdoğan da belediyeden kalma onlarca çalışanını vekil yaptığı gibi, şoförü, koruması, çaycısı gibi pek çok yakınını kilit noktalara koymuş durumdadır.

Fakat bu iktidarın bitişi de aynı 100 yıl önceki gibi olacak ve normalde hiçbir baltaya sap olamayacak o insanlar, geldikleri makamları Erdoğan'dan değil kendilerinden bilecekleri için, aynı zamanda karaktersiz ve kifayetsiz de oldukları için, Erdoğan'ı ilk satanlar da onlar olacaktır.

Hatta Erdoğan hasbel kader düşse, ne kadar Erdoğan muhalifi olduklarını göstermek için en ağır ve en acımasız tekmeyi atanlar da onlar olacaktır.

Dün Gülen'le kol kola gezenler ve her şeylerini ona borçlu olanlar bile bugün nasıl kahramanca FETÖ ile mücadele ettiklerini anlatıyorlarsa, bugünkü muhterisler de yarın Erdoğan'la nasıl mücadele ettiklerini böbürlenerek anlatacaklardır.

3) Abdülhamid her ne kadar iyi bir insan ve çok zeki ve başarılı bir padişah olsa da, döneminde çok haksızlıklar ve yanlışlıklar yaşanmıştır.

Abdülhamid'in en büyük hatalarından olan "jurnalcilik" ile ilgili bir anektodu İsmail Müştak Ayakon hatıratında anlatmaktadır.

Bizzat Padişah'a takdim etmek üzere çok önemli bir jurnal getirdiğini iddia eden bir jurnalci gelince, huzura almışlar. Adam Abdülhamid'e "Falan paşa sizin aleyhinize ihtilal planlıyor" demiş. Abdülhamid "Sen falan paşayı tanır mısın?" deyince, adam "tabi tanırım efendim, çok iyi tanırım" demiş. Abdülhamid de yanındaki adamı göstererek "O paşa işte bu kişidir" deyince, jurnalci yerlere kapanıp ağlayarak af dilemiş ve ihtiyacından dolayı bu işi yaptığını söylemiş.

Orada bulunan herkes adamın cezalandırılmasını beklerken, Abdülhamid adama para vererek göndermiş. Şaşkınlıkla kendisine bakanlara da "Ben bu adamı yanlış jurnal getirdiği için cezalandıracak olsam, bana bundan sonra jurnal gelmez, ben de herşeyden haberdar olamam" demiştir.

Tahsin Paşa da hatıratında Reşat adında bir adamın Şeyhülislam'a avize getirmesini, Şehzade Mehmet Reşat'ın Şeyhülislam'la buluşarak Abdülhamid aleyhine komplo kurmaları gibi aktaran bir jurnalcinin yalan ve iftiradan cezalandırılmadığını, aksine uyanık davrandığı için ödüllendirildiğini anlatır.

Bu jurnalcilik ve kötü etkileri o kadar meşhur ve mütevatirdir ki, o devirdeki pek çok hatıratta aynen anlatılmaktadır ve inkarı mümkün değildir. Her ne kadar bugün baktığımız zaman Abdülhamid'in jurnalciliği makul gibi görünse de, o devirde bunun yan etkileri de çok olmuştur.

Zira her jurnal yeterince tahkik edilemediği için, pek çok bürokrat basit şüphelerle sürgüne gönderilmiş ve bunun sonucunda hem herkesde bir korku ve güvensizlik oluşmuş, hem de haksız yere sürgüne gönderilenler ve aileleri Abdülhamid'e düşman kesilmişlerdir.

Kazım Karabekir de bu şekilde babası sürgüne gönderilmiş olan ve Abdülhamid'den nefret edenlerden biridir. O da hatıratında Hareket Ordusu ile geldiklerinde Yıldız Sarayını nasıl kuşattıklarını büyük bir marifet gibi anlatır.

İşte Erdoğan'ın da benzer hatalarından ve icraatlarından ötürü çok büyük bir küskünler ve hatta düşmanlar sınıfı oluşturmuştur. Bunlar da günü geldiğinde, ellerine fırsat geçtiğinde Kazım Karabekir'den aşağı kalmayacaklar ve Erdoğan'ı devirmek için ellerinden geleni yapacaklardır.

4) II. Abdülhamid, kendisinden önceki dönemde alınan borçların üçte ikisini ödemiştir. Tayyip Erdoğan ise IMF borcunu ödemiş ama onun dışındaki borçları üç katına çıkartmıştır.

5) Abdülhamid döneminde istibdattan, hafiyecilikten, sansürden ve yolsuzluktan şikayet edenler, Abdülhamid sonrası bunların kat kat fazlasını yaşayınca pişman olmuşlar ve Abdülhamid dönemini mumla aramışlardır.

Muhtemeldir ki bugün yapılanlardan şikayet edenler de, gelecekte bu günleri mumla arayacaklardır. Bu ise, Tayyip Erdoğan'ın çok başarılı olup yerinin doldurulamayacak olmasından değil, ülkeyi getirdiği mevcut durumdan sonra herhangi bir tökezlemede bir daha ayağa kalkamayacak olmamızdan kaynaklanacak. Zira gücü aynı şekilde tek elde toplama yönünden benzer sistemler kuran Saddam ve Kaddafi devrildikten sonra ülkeleri yıllarca süren güç çatışmalarına sahne oldu ve o ülke halkları şu an eski günleri mumla arıyor. (Tayyip Erdoğan ne Abdülhamid, ne de Saddam'dır. Bunların ortak noktası, gücün tek merkezde toplanması meselesidir).

6) Her ne kadar Abdülhamid sonrasında memleket parçalanmış ve milletin başına büyük badireler gelmiş ise de, bunun baş müsebbiblerinden biri de ortamın bu hale gelmesine yol açan Abdülhamid'dir. Gerçi o dönemde adam yokluğundan, fakirlik, cehalet ve toplumdaki genel ahlaki çöküntü gibi gerekçelerden ötürü Abdülhamid'in çok fazla çaresi olmasa da, sona gelinmeden önce bir çıkış yolu düşünmediği için, her halükarda bu da sonu kendisi hazırlamıştır.

Bugün de aynısı geçerlidir. Fakat çokça dua edelim ki aynı akıbete uğramayalım.

Allah milletimizi iç ve dış savaşlardan ve bölünüp parçalanmaktan ve başkentimizi işgalden korusun.

SONUÇ:
Cahiliye döneminde insanlar elleri ile helvadan put yapar, sonra acıkınca o putu yerlermiş. O putların hiçbir kudreti olmamasına rağmen, insanlar putlara tapmaktan da vazgeçmezmiş.

Şimdi de tamamen Allah'ın lütfu ve kudreti ve ihsanı ve milyonlarca memur ve vatandaşın ortak emeği ile bunca yıldır gerçekleşen tüm güzellikleri gasp eder gibi tamamen kendine izafe eden ve sahiplenen ve milletin bir kısmı tarafından putlaştırılan bir iktidar bulunmaktadır.

Kaderin ince bir cilvesidir ki, acıktıkları zaman bu tarz putları insanlara yedirtir. (Muhtemelen yakın zamanda yine yedirtecek...)

EK:
Ben yarın Erdoğan'a oy vermeyeceğim ama seçilmesini istiyorum.

Tayyip Erdoğan seçilmeli ki, yarın memleket ekonomik olarak çöktüğü zaman sorumluluğu başkasının sırtında değil, ülkeyi 16 yıldır yönetenlerde kalsın...

Tayyip Erdoğan seçilmeli ki, referandumu öve öve göklere çıkaranlar, referandum sonrasında yönetim krizi çıktığında başlarını önlerine eğip düşünsünler..

Tayyip Erdoğan seçilmeli ki, sırf kendi kişisel veya grupsal menfaatleri için Erdoğan'ı destekleyenler, niyetlerinin aksi ile tokat yesinler. Zira ceza amelin cinsinden olur. Hak, hukuk ve adalet yerle bir olmuşken, "ekonomi iyi gidiyor" diye yapılanlara göz yumanların ekonomik yönden tokat yemeleri de ancak kaderin adaleti olur... (Belki "bizim cemaatimize çok büyük yardımları oldu" diye destek verenler de, aynı Gülen Cemaati gibi direk kendisinden tokat yerler de, akıllarını başlarına alıp insanları sırf kendi gruplarına olan faydalarından ötürü değil de, genel olarak hak ve adaleti üzerinden desteklemeleri gerektiğini öğrenirler...)

Tayyip Erdoğan seçilmeli ki, bugüne kadar din düşmanlığı yapanlar da her ne olursa olsun milletin sırf dindarlığından ve dinin önündeki engelleri serbest bıraktığından ötürü Erdoğan'ı desteklemeye devam ettiklerini görüp, daha önce yaptıklarından pişman olsunlar ve bir daha da bu millete 141,142,163 ve 28 Şubat benzeri saçmalıkları yaşatmayı düşünmesinler...

Tayyip Erdoğan seçilmeli ki, halk içindeki ayrışma ve çöküş devam etsin ve millet iyice dibe vursun. Belki ancak ondan sonra insanlarda bir barış ve huzur havası hakim olur da, tüm vatandaşlar kendilerine benzemeyen diğer tüm vatandaşları, tüm farklılıkları ile kabullenmeleri gerektiğini iyice anlar ve uygular...

Allah sonumuzu hayretsin ve hepimize iman ve ihsan ve hidayet ve rıza nasip etsin...